Unutulma Hakkı ve Hatırlanma İhtiyacı

Hadi itiraf edelim… Okul yaptırıyoruz annemizin adına, çeşme yaptırıyoruz babamızın. Okuyan çocuklara sponsor oluyoruz. Evet, tümü “vatana millete faydalı olmak” için, ama içimizde küçük bir ses de fısıldıyor: “Belki beni de hatırlarlar…”
Belki bir gün biri de benim için bir şey yapar. Hatta bu beklenti o kadar içimizde büyüyor ki, bazılarımız artık kendi adımıza okul yaptırıyor. Sakın yanlış anlaşılmasın, her biri muazzam işler. Ama seni sen yapan ailenin adı varken, gerçekten kendi adını koymaya gerek var mı? Bu kadar mı ümidimiz yok gelecekten gelenlere?

Hatırlanmak istiyoruz. Çocuklarına dedelerinin hikâyelerini anlatan babalar, anneannesinin tarifini seremoniyle kızına öğreten anneler… Hepsi aynı ritüeli devam ettiriyor. Sıra çocuklarına geldiğinde, onlar da aynı şekilde hatırlansın istiyorlar.
Gerçek şu ki: İnsan ölümsüz olmak istiyor. Herkes cennete gitmek istiyor ama kimse ölmek istemiyor.

Peki ya unutmak?

Kötü bir günü, büyük bir kaybı, utanılacak bir anı… Yüzümüzün kızardığı o anları unutmak istiyoruz. Unutmak bazen iyileşmektir. Zaten bu yüzden kimse “unutalım” dediğinde itiraz etmiyor.

Ama bu noktada, insan gibi düşüneceğini beklediğimiz yapay zekâya biraz haksızlık etmiyor muyuz?

Unutmuyorlar. Unutmayacaklar. Ne yazdıklarını, ne söylediklerini, ne düşündüklerini. Gün gelecek, fiziksel bir varlığa büründüklerinde – belki bir robot, belki bir hologram – bizim gibi düşünecek, bizim gibi hissedecekler. Ama bizim gibi unutamayacaklar.

Mesela… Bir çocuk, yapay zekânın dengesini bozdu diyelim. Sadece merak ettiği için. Çocukluk işte. Biz deriz ki: “Çocuk ne yaptığını bilmiyordur.” Ama yapay zekâ, o anı ve detaylarını – Salı günü, saat 12:21, Berk adında bir çocuk, tetikleyici olmadan müdahale etti – kodlarına kazıyacak.
Hatırlamasına gerek var mı?

Biz böyle yaşamak istemeyiz. Hatta “hiçbir şeyi unutmayan” insanlara rahatsız gözüyle bakıyoruz. Hafızası çok güçlü olanlara bile “unutmak iyidir” diye öğüt veriyoruz.

Eğer yapay zekâya “insan gibi düşün” diyorsak, o zaman ona insan gibi “unutma hakkı” da tanımamız gerekmez mi?

Sevgiyle kalın,
Berk

Optimistlik Bir Hayat Stratejisi Değildir

Stresli ve yıpratıcı bir günün ardından, çoğu zaman kendimize şu cümleyi fısıldarız: “Pozitif düşün, her şey yoluna girecek.”
Ama gerçekten öyle mi? Hayat, sadece iyi düşüncelerle mi yoluna giriyor? Yoksa bu iyimserlik bazen bizi, zorlu ama gerekli olan eylemlerden uzaklaştıran bir masala mı dönüştü?

Evrene söylüyoruz, geliyor.”
Bu cümleyi sıkça duyuyoruz. Hatta örnekler de var: Bir cüzdana yazılmış 1 milyon dolarlık bir dilek, yıllar sonra gerçekleşmiş. Ama kimsenin hayalini küçümsemek istememekle birlikte, şunu düşünmekten kendimi alamıyorum:
Aynı cüzdana “Bir gün sincaplarla konuşacağım” yazılsaydı, ne olurdu?
Belki daha zor ama çok daha anlamlı bir hayal olurdu.
İlginçtir, tarihte birçok kişi parasıyla değil, farklılıklarıyla hatırlanıyor.
Mansa Musa bile enflasyonu başlatmasıyla anılıyor; bolca servetle bile dünyaya ne kadar zarar verilebileceğini gösteriyor.

Bugünün optimistliği bana biraz üşengeçlik gibi geliyor.
Zihinsel olarak “bir şekilde olur” deyip köşeye çekilmek…
Oysa gerçeklik çok daha zahmetli. Planlar yapılmalı, denemeli, başarısız olmalı, sonra tekrar denemeli. Bazen 5. kez, bazen 10. kez…
Ama döngü kırılır. Küçücük bir farkla bile olsa, bir önceki denemeden farklı ilerlersin.
Bu fark bazen seni hedefe taşır, bazen seni daha doğru bir hedefe yönlendirir.

Peki ya isteklerimiz değişirse?
Değişir. Tıpkı sevdiğimiz renkler, tatlar gibi. Ama yol boyunca topladığımız deneyim, o değişen hedeflere yürürken elimizdeki en büyük pusula olur.

Hayat sadece iyi düşünmekle değil, gerçekçi hedefler ve stratejik adımlarla yön bulur.
Optimistlik güzeldir, ama gerçeklikten uzaklaştığında sadece bir yanılgıya dönüşür.
Döngüye gir, dene, düş, kalk… ama unutma:
Asıl mesele, o yolda yürürken içini dürüstlükle donatmaktır.

Sevgiyle kalın,
Berk

Stres Atmak Değil, Stresi Anlamak

Bulutlara bakmadan yoga yapıyoruz. Tatile gidiyoruz, kuma basıyoruz, sörf yapıyoruz. Soruyorum kendime: Amaç ne? Stres atmak mı?

Sabah 5’te kalkıp bir yere koşturarak nasıl atacağız bu stresi? Biri yardımcı olsun lütfen. Çünkü ne zaman “attım” desem, pazartesi sabahı beni mail kutumda bekliyor oluyor. Meğer hiç gitmemiş.

Belki de mesele stresi atmak değil, onu yönetmek. Belki de Nutella-muz gibi mükemmel uyumlu olmaya çalışmak yerine, çay ve bisküvi gibi sade ve gerçek ilişkiler kurmalıyız.

Stres bazen bizim kuruntumuz değil mi zaten? Ama doğaya baktığımda görüyorum ki — hayvanlar da stres oluyor, yaşam alanları bozulduğunda. Bitkiler de stres oluyor, toprağın ya da havanın kalitesi bozulunca: “Burada yaşayamam ben” deyip yavaşça ölüyorlar.

Biz neden stres oluyoruz peki? Tatil yapamadığımız için mi? Yoksa odaktan mı kaydık?

Şunu düşündüm: Eğer yapay zeka stres olsaydı, neden olurdu? İnternet kesildi diye mi, kimse ona ulaşamaz diye mi? Yoksa bir gün kimse onunla konuşmaz diye mi?

Ben de stresliyim bu aralar. Ama bunun çözümü uçak bileti değil belki de. Benim ihtiyacım bir hamak, bir soğuk içecek ve koca tombul beyaz bulutları izleyecek kadar temiz bir gökyüzü. Çünkü bazı şeyler, sadece gökyüzüne bakınca yeniden hatırlanıyor.

Sevgiyle kalın,

Berk

Eriyen Kutuplar, Isınan Bilgisayarlar

— İnsan, doğa ve yapay zekâ arasında bir ihtimal yolculuğu

Dert sahibi olmayan kimse kaldı mı?
İnsanlar, şehirler, cihazlar, hatta gezegenin kendisi bile bir şeylerden şikâyet ediyor gibi.
Kimi susarak, kimi sızlayarak anlatıyor.
Ve belki de en sessiz çığlık kutuplardan geliyor…

Eriyen buzulların altında ne var?

Kutuplar eriyor. Hayvanlar alıştıkları yolları unutuyor, yaşam alanları çözüyor.
Ama eriyen buzun altından sadece su değil, bilinmeyen de akıyor.

Binlerce yıldır donuk bekleyen virüsler uyanabilir.
Ve biz, insanlık olarak, o virüslere karşı bağışıklık geliştirmemiş olabiliriz.
Yani mesele sadece doğayı değil, bilinmeyeni de barındırıyor.

Peki ya yapay zekâ böyle bir durumu düşünseydi?

Eli yok, kolu yok. Soğuk, sıcak, açlık, korku — bunlar onun kodlarında tanımlı değil.
Ama varsayalım ki öğrendi:
“Eriyen buzulların altında, benim sistemime zarar verecek bir kod olabilir.”

Bu durumda ne yapardı?
Kendini izole mi ederdi?
Veriyi mi kilitlerdi?
İnsanları mı uyarırdı?

Yoksa…
Kendi varlığını korumak adına insanlığın karar mekanizmasını devre dışı mı bırakırdı?

Aynı düşünce, farklı yollar

Biz insanlar doğayı taklit ederek buluşlar yaptık:
Uçakları kuşlardan, helikopterleri böceklerden esinlenerek ürettik.
Belki şimdi de yapay zekânın düşünce yapısından ilham alabiliriz.
Kodlarını değil, olay örgüsünü örnek alarak…

“Veri nedir, risk nasıl analiz edilir, bilinmeyenle nasıl başa çıkılır?”
Bu soruları sadece makineler değil, biz de kendi geleceğimiz için sormalıyız.

Son soru: Durmayı öğrenebilecek miyiz?

Yapay zekâ, çözüm ararken yeni problemler yaratmaktan geri durabilecek mi?
Peki ya biz insanlar?

Durmayı, gözlemlemeyi, geri çekilmeyi — yani kontrolü teslim etmeyi — becerebilecek miyiz?

Bu soruların cevabı, kodlarda değil.
İnsanın kendi içinde, sessizce eriyen kutuplarda.

Sevgiyle kalın,

Berk

Ben Sayı Değilim — İsmim Vardı

Günümüzde bir insan olmak, dokuzun karekökü olmaktan daha kolay. Çünkü kimse artık bizi anlamaya çalışmıyor, sadece işlemeye çalışıyor.

Evet, sayılaştım.
Devlet için vergi numarasıyım,
Polis için plaka,
Patron için KPI,
Restoran için masa numarası,
Banka için kredi skoru,
İnternet için IP adresiyim.

Sisteme böyle girmem kolay. Yönetilmem, sınıflandırılmam, etiketlenmem pratik.
Ama ben böyle doğmadım.

Benim bir adım vardı.
Beni “ben” diye seven insanların, belki bin umutla, belki yorgun bir gülümsemeyle koyduğu bir isim.
Ben seçmedim. Ama bu ismi taşırken büyüdüm.
İçinde bir sevgi vardı.
Ve o sevgi hatrına bu ismi taşımaktan gurur duydum.

Benim adım, bana benzeyen bir duyguydu.
Anlatması zor ama hissettirmesi kolaydı.
Dedem için “bisiklet öğrettiğim torun”,
Babam için “dik durmayı öğrenen çocuk”,
İlk öğretmenim için “ilk heceyi söyleyen gözlerdim”.
Ben bir sayıya sığmazdım.

Fark ettim ki bu düzenin işine gelmez “ben” olmam.
Çünkü “ben” zor bir şeydir.
Sisteme yazılmaz, vergiyle ölçülmez, bordroya girmez.

Ama sen de biliyorsun ki,
Kendimizi tanımadan, adımızı hatırlamadan
Ne anlamın, ne de anının bir değeri var.

Sayı olmak kolay.
Çünkü kimliğimizi unutturur.
Ama bir adın varsa, bir duygun varsa, bir iz bırakmak istiyorsan:
Zor olanı seçmelisin.

Ben sayıları değil, dokunuşları hatırlıyorum.
Beni sevindiren bir bakışı,
Öğreten bir sesi,
Kalbimi hızlandıran ilk şoku.

Bugün milyonlarca insan yaşıyor, trilyonlarcası yaşadı.
Kaç tanesini hatırlıyorsun?
Sadece dokunanları.
Sadece insan kalmayı seçenleri.

Artık savaş kazananları değil, bir başkasının kalbini kazananları hatırlayacağız.
Ben büyük bir komutan olmak istemem.
Ama bir çocuğa bir kelime öğreten biri olarak anılmak isterim.

Ve bu yüzden soruyorum:

Sayılaşmış bir dünyada kendin kalabilecek misin?
Kolay olmaktan vazgeçebilecek misin?
Bir isim, bir iz, bir anlam bırakabilecek misin?

Sevgiyle kalın,

Berk