Özgürüz diyorlar. Ama neden hep sabahları uyanmak zorundayız?
Hayat bize tanımlanmamış görevler yığıyor.
Peki ya bu görevlerin şekli, bizim özgürlüğümüzü belirliyorsa?
İlkokul birinci sınıf müfredatında öğretilen bir cümle vardı:
“Benim özgürlüğüm, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.”
Bugün hâlâ öğretiliyor mu, bilmiyorum.
Ama “zorunluluk” kelimesini hiç tanımlamadılar.
Oysa biz zaten soğuk bir kış sabahı, karanlıkta okula giderken ne olduğunu anlamıştık.
Sözde özgürüz.
İstediğimizi yeriz — bir parça ahlakla.
İstediğimizi söyleriz — bir parça saygıyla.
Ama özgürlük, sınırların içinde tanımlı bir kavram değil artık.
Asıl karmaşa, görünmeyen zorunluluklarda saklı.
- Vergi ver → Çünkü ülkene para lazım.
- İşe git → Çünkü evine refah lazım.
- Askere git → Çünkü gerektiğinde ordu lazım.
- Kredi kartını öde → Çünkü sistemin borca ihtiyacı var.
- Faturaları öde → Çünkü ışık, gaz, internet lazım.
Bu zorunlulukları yerine getiriyoruz, çünkü “başka yolu yokmuş” gibi öğretiliyor.
Ama sınırları hep onlar çizmiş, biz sadece içini doldurmuşuz.
Bir gün başka bir yerden bakmayı denediğimizde, sistemin zihinlerimize işlediği tanımlar değişebilir.
- Ülkene para lazım → Döviz kazandıran bir iş yap, sevdiğin şeyi yaparken vergi ver.
- Evine refah lazım → Kendi refah tanımını yap. Bütçeni belirle. Pasif gelirle yaşa.
- Işık lazım, gaz lazım → Güneş paneli kur. Kendi enerjini üret.
- Çocuğun yurt dışında okusun → Çocuğun doğru kararları alabilsin. Nerede olduğu değil, nasıl biri olduğu önemli.
Bu cümleleri tersinden kurduğumuzda, sistemin bizi sıkıştırdığı kalıplar kırılmaya başlıyor.
Zor olur mu? Evet.
Toplum kabul eder mi? Kolay değil.
Ama… belki olur.
“Özgürlük, bazen bir faturanın ödenme şeklidir.”
Sevgiyle Kalın,
Berk